Döngü

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?
Akyıldız

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle… Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.

Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek…
Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla.

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce. Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?
Anemon-Dağ lalesi

Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler.

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?
süsen

Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında.

Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler… Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından.

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?
Nevruz Çiçeği


Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri… Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi.

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?
Lamium album – Beyaz ballıbaba

Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Biri söndüğünde mutlaka öteki ışıldamaya başladı.

Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmayacaktı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı.

Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı?
Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?

İlk sarı çiğdemler açtı olanca zerafetiyle... Öyle narin, öyle tazeydi ve habercisiydi baharın bademden bile önce.Sonra bir yağmur düştü ve düğün çiçekleri arazinin yuva olacak tarafını sarıya boyadı, akyıldızlar da orman tarafını beyaza; girmeden asla birbirlerinin alanlarına. Ve arap sümbülleri çiğdemlerin hâkimiyetini devraldı az önce onların yeşerdiği çukurda. Anemonlar çıkardı boynu bükük tomurcuklarını ürkek... Ve bulutlar çekildiğinde güneşe doğru kaldırıp bakışlarını, kırılganlıklarından aldıkları güç ve cesaretle koydular kendilerini ortaya. Onları görseniz az önceki titrek tomurcuktan çıktığına inanmazdınız asla. Dağ laleleri tohuma durup kırmızıları silinirken topraktan birer birer, asil ve görkemli süsenler sahici bir reveransla çiceklerini takdim ettiler. Her köşeyi tutmuş, üstüne bir de boylanmış çiriş teker teker çiçeklendi düğün çiçeklerinin yaprakları bile sarardığında. Yoncalar, üçgüller, fiğler, maviler ve pembeler... Bademin çağlaya, kuzu kulağı ile labadanın da çiçeğe durduğu sırada taş duvarın dibini Manisa lalesi bastı mesela, yılan yuvası taş tepeciklerini pembe tomurcuklar. Çalı diplerinde ise nevruz çiçeği vardı; bir gün bile şaşmadan baharın bayram zamanından. Mor ballıbabalar gitti, yerine kınalı yapraklarıyla lamium albumlar geldi ve daha sayamadığım onlarca ot, renk renk çiçek verdi. Misal; hindibalar, hardallar ve kuş ekmekleri... Kim bilir sırada neler var çünkü daha ne kekik, ne kuşburnu, ne sarı ot, ne çaltı ne de sarmaşık çiçeklendi. Öyle sırayla, öyle ahenkle oldu ki bunların her biri, parlayıp sönen ve hiç ara vermeden yeni renklere bürünen bir ışık oyunuydu sanki. Zamanı gelince parlamayan hiçbir ot, ağaç, can kalmadı. Zamanı geldiğinde açılmayacak hiçbir kapı olmadığı gibi aynı. Yaşam döngüsünün biz insanların hayat dediği şeyden bir farkı var mıydı? Neydi bir insan ömrünün bir çiçek ömründen başkalığı? Doğumun, parlamanın ve ölümün var mıydı ayrı gayrılığı?
Manisa Lalesi
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s