İyileşme Günlükleri – 3

Oldum olası severim düğüm çözmeyi, mesela takı çantasında karışmış kolyelerimi, zincirlerimi ayırmayı. Birbirine girmiş bir şeyler gördüğümde elim kendiliğinden gider de bir kedinin yumağıyla oynadığı gibi oynarım düğümlerle. Bir saat, iki saat fark etmez işi inada bindirir çözerim. Son zamanlarda bunun benim için sadece meditatif, rahatlatıcı değil aynı zamanda bir mizaç, düşünme biçimi olduğunu da fark ettim.

İçimdeki yaralar bir kara delik gibi; her şeyi içine çekip kendine dönüştürüyor sanki. Şimdi anlıyorum ki dünyayı, ilişkileri, kendimi onların içinden görüyorum. Olan biten her şeyi kendime yönelik inançlarım üzerinden okuyorum. Yaşadığım her şey, bütün deneyimim bana bu inançları kanıtlıyor sürekli; “Gerçek benliğim değersiz. Kabulü ve sevgiyi hak etmiyor.”, “Yeterince iyi değilim” diyor ve ben kendimle kurduğum bu ilişkiyi, dünyamla da aynı biçimde kuruyorum. Kısır bir döngüde yaşıyorum.

Kendimi izledim bugün; yukarıdan ve tedirgin, korkak ama yargılamadan… Sadece izledim. Davranışlarımı doğru ve yanlış olarak etiketlediğimde işleri daha da zorlaştırdığımı fark ettim. Bende yanlış bir şeyler olduğuna dair inancımın tetiklediği güçlü duygularla baş etmek çok zor; utanç, suçluluk, öfke…

Bu yüzden sadece izleyici kalmaya çalıştım kendime.

Utanca, öfkeye kapıldığımda ya da ihtiyacımı vermediği için karşımdakine kızdığımda içimdeki yarayı hatırladım. Biliyorum ki bir nedenim var böyle hissetmek, böyle davranmak için ve henüz davranışımla ilgili sorumluluk alabilecek, seçim yapabilecek durumda değilim. Sürükleniyorum içimdeki deliklerin etrafında dönen duygu ve düşüncelerimce. Kendimle ilişkimi düzelttiğimde bunu dönüştürebilecek, davranışımın sorumluluğunu alacak ve seçim yapabilecek miyim? Bilmiyorum; umuyorum.

Sabah kalkıyorum, işe gidiyorum, sohbet ediyorum ve bütün bunlar olurken anlık düşüncelerimi, onların tetiklediği duyguları ve kendime dair inançlarımın attığı düğümleri takip ediyorum iplik iplik. Hangi ip neyin altından dolaşmış, nereye bağlanmış, nasıl karışmış?

Bazı düşünceler çok hızlı geçip gidiyor içimden, onları duyması öyle zor ki. Şaşırıyorum çünkü en hızlı ve en sessiz olanlar sürüklüyor peşinden diğerlerini. Duygularımı en güçlü onlar tetikliyor, inançlarımla en güçlü onlar bağlanıyor. Ben yüzeydeki düşünce ve olaylarla oyalanırken onlar içimde çoğunlukla başıma gelenin, karşımdakinin kurbanı olduğum ve “yanlışlığımı, değersizliğimi” besleyen oldukça inandırıcı bir hikaye yazıyor. “Benim bencil olduğumu düşünecek” kaygısı etrafında şekilleniveriyor mesela o an birden ve ben o gün, o kişiyle bütün ilişkimi bunun uzantıları eşliğinde kuruyorum.

Bu akşam kızlarla yemekteyken masanın köşesinde kaldığımda huzursuzlandım. Çünkü köşedeyken muhabbetin içinde olamadım, sesimi duyuramadım. Herkes birini dinlediğinde ve bana sırtını döndüğünde kendimi tercih edilmemiş, görünmez hissettim. Hemen “sıkıcı” olduğumu düşünmeye başladım, kendimi neşeyle başına geleni anlatan ve herkesi güldüren arkadaşımla kıyasladım. Birkaç şey söylemek istedim ama onun hikayesine verilen önem benimkine verilmedi gibi geldi, zaten yaptığım şakaya da kimse gülmedi. Sözüm kesildi, ben de sessizleştim. Konuşmayı, anlatmayı beceremeyen biri olduğumu düşündüm ve daha önce yaşadığım benzer durumlar geldi hemen aklıma, kendi kendime bu düşüncelerimi kanıtlarcasına. “Zaten bir eğlence olsa beni aramak akıllarına da gelmemişti geçen. Bütün bu ekip birlikte sosyal tesislere gitmişti de bana haber verilmemişti. Ben de Ayça gibi olabilmeyi isterdim mesela; komik, sevilen, neşeli. İnsanlar sabahları benim masama da gelsin, benim çevremde de olsunlar. Neden beni tercih etmiyorlar? Ben galiba sosyal ortamlarda yapamıyorum, asosyal biri miyim?”

Akşam boyunca hep onların gözünden gördüm kendimi. Değersiz ve yetersiz olduğuma dair inancım bütün akşamımı şekillendirdi. Bir ara kimlerin beni sevip, kimlerin sevmediğini düşünmeye başladım. Cemile omzuma yaslandı; beni seviyor olmalı. Ama Hamiyet hoşlanmıyor benden. Bu neden bu kadar canımı yakıyor?

Varlığımın değerli, ihtiyaçlarımın önemli olduğunu bilme ihtiyacım öyle güçlü ki… Bir kişinin bile beni sevmemesi bütün doğrularımı götürüp bana yanlışlığımı kanıtlıyor. Kafam karışıyor. Değerimi bilmek için çevremdekilerin onayını, ilgisini arzuluyor ama herkesin değişken beklentilerini karşılayamıyor, varlığımın değerini kavrayamıyor olan biten her şeyi kişiselleştiriyorum.

Her olayda elimdeki iplikleri tek tek takip edince vardığım yer hep aynı işte; özyeter ve özdeğer. Şimdi ilişkilerimde tetiklendiğimde ve çok güçlü duygularla yaralarımın çektiği yere sürüklendiğimde söyleyebiliyorum kendime “değersiz/yetersiz olduğunu düşündün, öyle hissettin”. Tespit ettiğim halde bunu nasıl dönüştüreceğimi bilmiyorum. Kendi kendime “sen değerlisin” nasıl derim? İçimdeki koskoca boşluğu nasıl doldururum? Bilemedim…

Boş bir kibir gibi geliyor bana kendime değerli ve yeterli olduğumu söylemek; içimde öyle olduğuma dair tek bir kanıt bulamazken. Bu boş bir kendine güven… Bazen dilimin ucuna “hayır, sana değer veriyorlar aslında ama…”lı cümleler geliyor ama böyle düşünmek yine kendi değerimi ötekinde aramak, kendimle ilişkimi öteki üzerinden kurmak oluyor. Vazgeçiyorum.

Henüz özdeğerimi ve özyeterimi nasıl inşa edeceğimi bilmiyorum. Koşulsuz sevgiyi ve şefkati nerede arayacağım? Bu koca evrende bir yerim olduğuna nasıl inanacağım?

Şimdilik yaralarım beni her çekiştirdiğinde kendime sadece “değersiz değilsin” diyorum. Bunu hatırlamak iyi geliyor, nefes aldırıyor. Sakinliyorum.

Değersiz değilim.

Ben değersiz değilim.

*Hamilelik günlüklerimden.

**Bu yazı ilk olarak HTHayat.com’da yayımlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s