İçsel Motivasyon ve Öğrenme Üzerine

Merak önüne geçilmesi en zor duygulardan biri. Minik bir kıvılcımla başlayıp çabucak dinebilir ya da koca koca alevli bir tutkuyu büyütebilir. İşin sonu nereye varırsa varsın güçlü bir arzudur, içimizdeki bir ihtiyaçtan doğar ve öğrenmeye susar. İnsan, meraklarının peşinden koşmak için bir kere özgür bıraktı mı kendini ve inandı mı ne isterse öğrenebileceğine ve yapacağına; dünya bir başka görünüyor da gözüne, yürümeye, emeklemeye ve tanımaya yeni başlamışçasına çocuklaşıyor hatta.

Fermantasyona merak saldığım dönemde mikrobiyoloji çalışarak sabahlamışlığım var mesela. Çiçeklerden, kokulu bitkilerden ekmek mayası yapmayı öğrendiğimde dur durak bilmeden hamur yoğurmuşluğum. Ya da acelemin tam ortasında tanımadığım bir ağaçla göz göze gelince dayanamayıp, dallarına tırmanmışlığım ve kitaptaki resimlerle karşılaştırıp adını öğrenebilmek için yapraklarını heybeme tıkıştırmışlığım. Herkesin “boş” gördüğü bir arsada bütün günümü geçirmişliğim, eve bir demet tanımadığım otla dönüp, tek tek latince isimlerini tespit etmişliğim. Ve o sırada, hayatımda bunları yapmaktan daha çok hiçbir şeyi istememişliğim.

Merakım içine çekildiğim bütün yolculukların ve önünü alamadığım bütün hikayelerimin kahramanı, tatmin duygumun kaynağı, öğrenmemin ise kıvılcımı.

Tuhafıma gidiyor kültürün çocukları “öğrenmeye” istekli değilmiş gibi yaftalaması. Hani başıboş bıraksan “oyun oynar” ama ödevini yapmaz deriz hep. Sanki öğrenmek sadece ödevle, okulda, bir sırada oturmakla gerçekleşirmiş de çocuk da bu öğrenme biçimine değil, öğrenmenin kendisine isteksizmiş gibi addederek. Kızım doğduğundan beri gözlerinde gördüğüm merak, içinde yaşadığı dünyayı anlama, tanıma çabası, o dünyada hayatta kalabilmek için sahip olması gereken her şeye sahip olma, bağımsızlaşma güdüsü ve bütün bunların tükenmek bilmezliği benim için öyle somuttu ki; insana duyduğum güven kat be kat arttı. İlk zamanlar sordum hatta kendime; ben nerede ve nasıl kaybettim çocukluğumun merakını? Hikayenin bir yerinde özyeterimle* barıştım ve kendimi çocuksu merakıma yeniden bıraktım. Ne güzel şeymiş dünyayı öyle görebilmek oysa…

Kendi kendime yönlendirdiğim ve süreçten son derece keyif aldığım bu öğrenme deneyimlerindeki motivasyonumu da düşünüyorum merakımın yanında. Müfredat, sonuç odaklılık, ödül ve kültürel anlamdaki “başarı” yoksa, kimse bana bir şey öğretmiyor, övgülerini sunmuyor, karşılığında para/statü vermiyorsa neden öğrenmek istiyordum ben hala? Sabahlara kadar çalışıyor, sürekli yeni sorular soruyor, düşünüyor ve deniyordum. Bir de bütün bunlar için içimde kocaman bir ihtiyaç hissediyordum; kimi zaman hayallerimin, yaşantımın gerekliliği oluyordu bu, kimi zaman içimdeki yapbozun bir parçasını bulmak istiyordum. İhtiyacın zorunluluğunu değil, ondan doğan merakı merkez alarak, eğlenerek çalışıyordum. Bu içsel motivasyon bitmek bilmez bir yakıta dönüşüyordu ve bilgiye, deneyime aç oluyordum.

Şimdi çocukların öğrenme biçimini neden anlayamadığımızı ve basit ya da işe yaramaz “oyun” olarak gördüğümüz de anlayabiliyorum. Çünkü böyle bir öğrenme deneyimin içindeyken dışarıdan görülüp anlaşılabilen, sistematik bir yol izlemiyorsun. Belirlenmiş materyaller kullanmıyor ve akla hayale gelmeyecek şeyleri öğrenme sürecine eklemleyebiliyorsun. Bir sonuca varmak olmuyor amacın, hatta çoğu zaman bir amaç bile hissetmiyorsun. Aynı anda hem kendini nehrin akıntısına bırakıyor, hem de gittiğin yeri biliyor ve yönünü kontrol edebiliyorsun. Performans kaygısı olmadan, kendi kendini denetleyerek ilerliyorsun.

Öğreniyorum. Kah hızlanıyor, kah yavaşlıyor; bazen uzun, bazen kısa molalar veriyorum. Denemeler yapıyor, gözlemlerim ve çıkarımlarla devam ediyorum. Sürekli bununla ilgilenir gibi de görünmüyorum. Bana baktığınızda eğlenmek için deneyler yaptığımı bile sanabilirsiniz. Şehrin ortasındaki boş bir arsada oradan oraya zıplayan bir deli olduğumu ya da hiç işim yokmuş gibi yere uzanmış gökyüzünü izlediğimi düşünebilirsiniz ben öğrenirken; çalışırken. Oyun mu oynuyorum yoksa çalışıyor muyum anlayamazsınız çoğunlukla. Eğleniyor muyum yoksa tatmin mi duyuyorum, ben bile ayırt edemiyorum. Yüzünde bir sırıtmayla öğrenen bir okullu gördünüz mü hiç?

Kendi kendine okumaya başlayan biriyle tanıştınız mı bilmem; demek istediğim; biri ona öğretmeden… Nasıl öğrendiğini sorsanız size anlatamayacaktır muhtemelen. Aniden diyecektir belki. Bazısı harflerin ses karşılığını fark ederek başlamıştır, bazısı kelimeden harflere doğru yol almıştır. Genelde böyle oluyor bana anlattıkları hikayeleri. Aynı benim iki hafta önce yaşadığım yerin otlarını birden okumaya (tanımaya) başladığım gibi. Daha önce hatırladığımı bile bilmediğim isimleri birleştirdim ben o gün gördüklerimle. Beynimin benden habersiz derleyip topladıkları, benim arada göz attıklarım, duyduklarım ve hatta dikkatimi hiç vermediğimi sandıklarım bile çıktılar gün yüzüne. Onlar ortaya çıktıkça daha da şevklendim ve bildiklerime yenilerini de ekledim. Öğrendikçe dallandım budaklandım; şifalarını, kullanım yerlerini de araştırdım. Bir tutkuya düşmeye görün zaten. Her yerde ona dair şeyler görmeye başlıyorsunuz. Aradığınız şey sizi buluyor, etrafınızı sarıyor elinizin altındaki her şeyi ona dönüştürmeye başlıyorsunuz. Gözünüz sadece onu görüyor ve dünyanın bununla dolu olmasına şaşırıyorsunuz. Zihnim kendini bu öğrenme ihtiyacına göre yeniden kurguluyor sanki. Elimin altındaki her şeyi, neredeyse kendimi bile fermente etmem bundan. Ya da aradığım otu burnumun dibinde bulmam. Eskiden gözüme sadece “ot” görünen şu küçücük arsa artık benim için çok renkli, çok fazla ihtimale gebe ve deniz derya… Kim bilir belki yolun sonunda kendime bambaşka kapılar açarım, bunlarla bir uğraş edinir, geçimimi bile sağlarım. İhtiyaç, merak ve içsel motivasyonla öğrenmek böyle kendiliğinden işte. Emek harcadığınızı, yorulduğunuzu hissetmeden öğreniveriyorsunuz. Bu süreç böyle sınavlı, kaygılı öğrenmelere hiç benzemiyor. İnsana sanki bir şehre yavaş yavaş alışmak, zamanla bir insanı tanımak gibi hissettiriyor. Arada hayal kırıklıkları ile vazgeçecek gibi olduğunuzda bunun sonuç odaklılıktan veya kendinize yönelik yetersizlik düşüncesinden kaynaklandığını zamanla anlıyor, öğrenirken iyileşmeye de başlıyorsunuz.

Dilediğin gibi, kendi zamanlamanla ve sürekli performans kaygısı duymadığın bir öğrenme yalnız özgürleştirmiyor; özgün yaratıcılığını ortaya çıkardığı gibi sezgilerini de duyulur hale getiriyor. Kulaklarını tıkadığın içsel bilgin de çıkıyor dışarıya ve bir yerden sonra karıştırıyorsun hangisi sezgi hangisi bilinçsizce topladığın bilgi, bilemez oluyorsun ama bunun bir önemi olmuyor da…

İhtiyacın tetiklediği merak her "Yenidoğan"da var iken: "Tuhafıma gidiyor kültürün çocukları "öğrenmeye" istekli değilmiş gibi yaftalaması. Hani başıboş bıraksan "oyun oynar" ama ödevini yapmaz deriz hep. Sanki öğrenmek sadece ödevle, okulda, bir sırada oturmakla gerçekleşirmiş de çocuk da bu öğrenme biçimine değil, öğrenmenin kendisine isteksizmiş gibi addederek." Benim deneyimim ise çok başka oysa kendimi kültürünü öğrenmeye ve başarıya dair tanımlarından özgürleştidiğimden beri. Ve artık kızımda, insanda ve dünyada gördüğüm şey de bambaşka..
Müfredat, sonuç odaklılık, ödül ve kültürel anlamdaki "başarı" yoksa, kimse bana bir şey öğretmiyor, övgülerini sunmuyor, karşılığında para/statü vermiyorsa neden öğrenmek istiyordum ben hala?

Yaşadığımız öğrenme deneyimi üzerine... HTHAYAT'TA yeni yazı:"İçsel motivasyon ve öğrenmek üzerine" 
Linki profilde.
Sevgiyle.

Sonra bir bakıyorsun 4 yaşındaki kızın yanı başında kendi kendini yönlendirerek “matematiği anlıyor”, öğreniyor. Sen sadece sorularına yanıt veriyor, bazen de sorularını çoğaltıyor ve zamana bırakıyorsun. Onu yönlendirmediğin, ısrarcı talebi olmaksızın öğretmeye çalışmadığın ya da öğretecek bir kuruma göndermediğin için arada içine uğrayan “diğer çocuklar çoktan yapabiliyor ya hiç öğrenmek istemezse, ihtiyaç hissetmezse” endişen boşa çıkmış; bir sürü paralara alınan materyallere bile gerek kalmamış. Çünkü günlük yaşamındaki gözlemlerine ve deneyimlerine dayanarak sayılara, hesaplamaya duyduğu ihtiyaç ve merak; dünyayı ona matematik olarak göstermeye başlamış. Parmaklarını ve sayısal olarak ifade edebileceği her şeyi hesap yapmak için kullanır olmuş. İçindeki bütün süreci bilemiyorum tabi, sadece seziyorum; kitaplarla ilgili yaptığımız eleştirel sohbetlerin, müziğin, ritmin, çizdiği resimlerin bile matematik olduğunu onun için. Zaman zaman bir ay kadar duruyor ve benim matematik olarak bildiğim şeyden uzaklaşmış görünüyor ama sonra birden bize çarpma sormaya ve çarpmanın mantığını anladığını göstermeye başlıyor. Şaşkınlıklı bir mutluluk hissediyorsun.

Bu düşüncemde yalnız olmadığımı bilmek de rahatlatıyor beni; dünyanın bir yerinde öğrenmek üzerine kafa yoran, başka deneyimlerin mümkün olduğunu anlatmaya çalışan insanların varlığını bilmek güzel. John Holt, Peter Gray, Ben Hewitt ve bir eğitimci olarak 7 yıl boyunca çeşitli okullarda klasik matematik müfredatını kaldırarak bir kontrol grubu oluşturan Louis Benezet gibi.

Büyürken ve eğitilirken öğrendiğim ve inandığım düşünme biçimlerinden sıyrılmak ve başka bir şeyi deneyimlemek paralel bir evrende yaşamaya başlamak gibi. Eğlenceli, tatmin edici, şevklendirici ve şaşırtıcı.

*Özyeter; insanın içinde deneyebileceğine, yapabileceğine, süreçte öğrenebileceğine dair doğuştan sahip olduğuna inandığım inanç. Özgüven ve özsaygının temel taşı. Yaralandığında, yetersizlik düşüncesinin kaynağı, değersizlik inancının besleyicisi.

**Bu yazı ilk olarak HTHayat.com’da yayımlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s